SeyrüseferTarihMuhtelif Konular → Torpidocu İdris Bey

Torpidocu İdris Bey

Tarih - Muhtelif Konular
Pazartesi, 26 Mart 2001

Torpido93 Harbi diye bilinen Türk - Rus savaşının her tarihî olay gibi deniz harp tarihi yönünden de ibret dolu dersleri vardır. Bu harpte İdris Bey sayesinde, Osmanlı imparatorluğu bahriyesine ilk defa torpido silâhı girmiş ve müteakip senelerde ehemmiyeti anlaşılarak kullanılmaya başlanmıştır. Kendi sahasında Türk bahriyesinde reform yapmış olan bu zat, çok seneler sonra ancak yüzbaşı rütbesine kadar yükseltilen İdris Bey'di.

Onun değil bir resmini, adını dahi güçlükle bulmanın üzüntüsünü duyuyoruz. 1877-1878 Harbi'nde Osmanlı bahriyesi dünyanın en modern ve en kuvvetli birkaç donanması arasında olduğu halde mağlubiyete uğradı. Burada da tarih bize teknik ve ilmin bir örneğini vermiştir. Sultan Abdülaziz devrinde ulaştığı büyük güce rağmen bu donanma cari tabya tatbikatları ile olgunlaşmamış, Boğaz'da bir süs gibi kalmıştır.

Harbin başında Tuna'da 8 kıt'a zırhlı gemimiz vardı ki, bunlar 5-6 cm'lik zırhlara sahiptiler. Vidin civarındaki kuvvetlerimiz 18 ahşap tekne, cem'an 1.000 kişi ve 60 toptan ibaretti. Ruslar müteakip senelerde amiral rütbesine kadar yükselmiş olan Makarov isimli bir yüzbaşı sayesinde denizde başarıya ulaştılar. Nitekim Ruslar, Balkanlarda ileri harekât ile Tuna nehrinin aşağı kısmında İbrail yakınındaki Kalas'ı ele geçirerek bu sahili kontrollarına aldılar ve Karadeniz'e açılan kıyılan mayınladılar.

Bu makale olduğu gibi sayfa sonunda belirtilen kaynaktan alınmıştır!

Bu suretle Osmanlı donanması Karadeniz'den, Tuna'daki birliklerine yardım edemez oldu. Mayıs ayında aralarında Lûtf-i Celîl zırhlısı da bulunan Türk filotillası İbrail'i tekrar ele geçirmek için taarruz ederken, Ruslar'ın sahil bataryaları tarafından bombardımana tutuldu ve Lûtf-i Celîl yaralar alarak battı. Bu gemi, kendi sınıfında en güçlü şekilde silâhlandırılmış gemiler arasında sayılırdı. Ancak 10 mayıs 1877 tarihinde bir tek mermi bile atamadan İbrail civarında berhava oluşu ile Ruslar kolay bir başarı kazandılar. Atılan mermilerden biri cephaneliğe isabet etmiş ve bütün mürettebatını teşkil eden 17 subay ile 200 erin hemen hepsi şehit düşmüştü.

Türk filotillası Tuna'da ikinci olarak Seyfî isimli zırhlı gemiyi kaybetti. Bu gemi 31 metre boyunda 350 ton hacminde idi. Rus bahriye subaylarından Makarov isimli bir yüzbaşı, Amerikalılar'ın iç savaşta nehir muharebelerinde kullandıkları gönder torpidosunu imale muvaffak olarak, aynı usulü Tuna'da Seyfî monitörü üzerinde tatbik etti. Makarov, istimle çalışan birer tonluk dört küçük tekneyi önce siyaha boyatmış ve gönder torpidoları denilen bir ağaç direk ucuna yerleştirilen iptidaî karabarutu havi silâhları da sancak - iskele iki yanlarına yerleştirtmiş olarak hedefine doğru sürdü.

Hedefe yaklaşınca önce bir torpido Seyfî'nin iskele kıçomuzluğu altında patlatıldı ve gemi aldığı yara ile ağır ağır batmaya başladı. Bu defa Makarov, ikinci torpidosunu da diğer bot ile tam vasatta infilâk ettirince, gemi birkaç dakika içinde batıverdi. Ancak bu malûmat Rus kaynaklarından alınmıştır. Halbuki Orgeneral A. Fuad Erden'in 1877-1878 Osmanlı-Rus Seferi isimli eserinin 219'uncu sahifesinden itibaren Rus ordusu ile Tuna sahillerine gelen bir Fransız topçu subayı olan Yüzbaşı Marki Vichy'nin hatıratı nakledilmektedir.

Bu hatırattan, Seyfî'nin hemen batmadığı, Niğbolu'ya kadar sürüklenip, orada sahile yakın bir mevkide battığı anlaşılmaktadır. Nitekim 1947 yılı ekim ayı sıralarında, Tuna nehri, anormal bir şekilde çekilmiş ve Niğbolu kıyılarında eski bir harp gemisinin kalıntısı ortaya çıkmıştı. Haberden, geminin 31 metre boyunda, 7,5 metre genişliğinde bir Türk gemisi olduğunun anlaşıldığını öğrenmiştik.

İdris Bey'in torpidoyu gerçekleştirmesini sağlayan asıl karşılaşma 15 aralık 1893 günü vuku buldu. Bu sırada Türk donanması, Batum limanı çevresinde bulunuyor ve Rus sahillerini abluka ediyordu. Ruslar Grandük Konstantin vapurunu burada da kullandılar ve mezkûr gemi, Batum'un 5 mil kadar açığına geldikten sonra 4 adet torpido taşıyan istimbotunu denize indirdi. Bunlardan Çeşme ve Sinop bu defa "Seyyar torpido" adı verilen modern tipte Whitehead torpidosu taşıyorlardı.

Bu tekneler güçlükle Batum'a yaklaştılar ve zırhlılarımız tarafından görülmemek için bacalarından çıkan dumanın kıvılcımlı olmamasına dahi dikkat ederek, gerekli tedbiri aldılar. Çeşme 60 metre mesafeye kadar yaklaşarak ilk Whitehead torpidosunu ateşlediyse de, torpido zikzaklar yaparak su üstünden gitti ve hedefine ulaşamadan infilâk etti. Çeşme'yi takiben Sinop da torpidosunu ateşledi. Fakat bu torpido hedef yerine sahile baştankara etti. Ancak infilâklar sebebiyle durumu farkeden Türk gemicileri, karanlığın kesafetine rağmen ateşe başladıklarından Ruslar, Batum'dan uzaklaştılar.

Günün aydınlanmasından sonra Rus istimbotları tarafından atılıp patlamamış olan torpido sağlam bir şekilde sahilde bulundu ve büyük bir dikkatle İstanbul'a nakledildi. Bu devri yaşamış olan merhum firkateyn kaptanı Muhiddin Atayiğit hatıratında şöyle diyor:

"O zamana kadar uzaktan kullanılan ve adına seyyar torpil denen bu harp aletlerine dair, eserini ve müessiriyetini gördükleri halde bahriyemizde tam bir malûmat yoktu. Ele geçen bu torpil de İstanbul'a gönderildikten sonra tersane kumandanlığının idaresindeki ambarlardan birine konularak kapısı kilitlenip, muhafaza altına alındı! Çünkü ilk defa olarak seyyar torpil görülüyor ve infilâktan da korkuluyordu."

Hakikatte torpidoyu kullanan donanma, devrin Türk donanmasından çok zayıf bir haldeydi. Halbuki Sultan Aziz, büyük masraflar ve itina ile donanmayı yenilemiş, donatmış, hatta lumbar ağzında nöbet tutan nöbetçilerin selâmlama işlerinde kullandıkları ve «sistre» tabir olunan düdüklerini kemik yerine gümüşten yaptırtmıştı.

Ancak bu donanma, vatanları için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır personeline rağmen, parlak boyalı yeni gemileri, deniz tertipli muhteşem armaları ve silâhlarına rağmen yenilivermiştir. İstanbul'a getirilen torpido hemen duyulmuş, bu yeni silâh, subaylarımızın merakını celbetmişse de harbin peş peşe getirdiği felâketler arasında bu müthiş silâh konulduğu mahzende unutulup gidecekti. Ama bir kişi torpidoyu bir türlü unutamıyordu: Mülâzim-ı evvel İdris Efendi. Yine firkateyn kaptanı Muhiddin Atayiğit hatıratında bu olayı şöyle anlatıyor:

Heybeliada'daki Bahriye Mektebi'mizin yetiştirdiği zabitandan mesleğine pek meraklı, çalışkan, zeki, yüksek riyaziye ve tahsil görmüş, hoş sohbet makine mühendisi Mülâzım-ı evvel İdris Efendi de ele geçen torpili pek merak etmişti. Her gün torpidonun saklı durduğu mahzenin önünden birkaç defa geçer ve fırsat buldukça ve kimsenin kendisini görmediğini anlayınca kilitli kapının deliklerinden görebildiği kadar, insan zekâsı ve eliyle yapılmış, koca zırhlıları batıran veya havaya uçuran bu deniz mahlûkunu seyreder, sağa sola başını sallıyarak lahavle okuyarak geçer giderdi. Bütün düşüncesi bu torpili yakından görmek, tetkik etmek, esrarını öğrenmekti."

"Kaç defa resmen müracaat etti, özel ricalarda bulundu; mümkün değil bahriye makamları, âmirleri kendisine müsaade vermediler. Azimkar mülâzim, neticesi nekadar fena çıkarsa çıksın, ne olursa olsun mutlaka torpili yakından görmeye, tetkik etmeye kendince karar vererek hazırlanmaya başlamıştı. Ve bir gece uydurduğu anahtarla mahzenin kapısını açarak içeriye girip, kapıyı güzelce kapattı. Elinde çeşitli alet ve edevat, tomarla kâğıt ve bir de fener vardı. Yüreği çarpa çarpa torpile sokuldu. Koca zırhlıları batırmaya kâfi gelen kudretli ve esrarengiz aletin önünde bir müddet duraladı. Belki işe neresinden başlamak lâzım geleceğini düşünüyordu.

Bilmediği bir tarafına dokununca patlarsa korkusu ile onu evvelâ uzaktan tetkike başladı. «Evet, o patlarsa muhakkak kendisi en küçük bir parçası bulunmayacak zerrelere ayrılarak mahvolacak, o civardaki bütün binalar da yıkılacaktı. Ne olursa olsun işe başlamak azmindeydi ve bu inanç ile torpili sökmeye başladı. «Bir parçayı söküyor, onun enini boyunu, bütün eb'adını gayet dikkatle ve fen dahilinde ölçüyor, kaydediyor, bir de resmini çiziyordu. Uzun bir gecenin sabahına kadar meşgul olan Idris Efendi, sabahın ilk belirtileri sırasında işini bitirmiş, söktüğü aksamı şöylece yerine takarak, ertesi gece de işine devam etmek üzere bu yerden ayrılmıştı. Bu gece ziyaretlerinden on beş gün kadar sonra, Bahriye Nezaretinin yüksek makamlarını hayretler içinde bırakan bir dilekçe elden ele dolaşmaya başlamıştı.

Çarkçı mülâzim-ı evvellerinden İdris imzasını taşıyan bu arzuhal ile istida sahibi kendisinin de bir torpil keşfettiğini ve yapmaya muvaffak olduğunu bildirerek bahriyemizde, fabrikalarımızda bizzat imaline müsaade olunmasını resmen niyaz ediyor ve istiyordu.

Havadis mühim, ama pek mühim, pek müthişti, derhal etrafta duyuldu. Galata ve Beyoğlu bizimle beraber yaşayan fakat asla bizim gibi olmayan ve olamayan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Levantenlerle dolu muhitlerdi. Haber, bunların da eline geçti. Gazeteler bu konuda yazılar yazdı, her biri bu konuda bir başka düşünce beyan etti. Ancak bu yeni icat Türk torpili, bütün dünyanın da malûmu olan bir Whitehead torpidosu idi. Büyük maddî güçlere sahip olan devletler, torpidoyu binlerce lira ödeyerek torpidonun mucidi Mr. Whitehead'den satın almaktaydılar. Osmanlı devleti ise şimdiye kadar böyle bir mubayaada bulunmamıştı. Deniz makamları bir müddet sonra İdris Efendi'den hakikatin ne olduğunu tabiî anlamış ve bu keşfin nasıl meydana geldiğini tamamiyle öğrenmişti.

Aradan biraz zaman geçmişti ki; bir gün yaşlıca bir İngiliz'in tersane kapısında rastgeldiği zabitlere sokularak: «Where is Mr. İdris?» (İdris Bey nerede?) diye sorduğu görüldü. Birkaç gün devam eden bu araştırma neticesinde üstü başı pek temiz ve pek kibar giyinmiş olan bu İngiliz aradığını bulmuştu. Beraberce o zamanlar Kasımpaşa'da pek meşhur olan Tokatlı'nın kahvesine gittiler, İngiliz soruyordu; torpili nasıl keşfetmiş, bilhassa torpilin sualtında muntazam gitmesini sağlayan kısmı yapmayı nasıl başarmıştı?

İdris Efendi kendine has olan ton ve ifade ile icap eden cevaplan vermekte kusur etmiyordu. Nihayet sulhen bir neticeye varamadılar ve ayrıldılar. «Büyük emek ve etüdlerle meydana getirdiği silâhının sağlıyacağı maddî imkânları dahi kaybetmek durumuna düşen Mr. Whitehead, İdris Efendi aleyhine dâva açtı, fakat sonunda dâvayı kaybetti.

Bu davada Mr. Whitehead, İdris Efendi ile vaki birçok temaslarından mütehassıs olmaya başlamıştı. Neticede bir gün bahriye nezaretine bizzat müracaat ederek, eldeki torpilin eskice bir model olduğunu, o, kendisine iade edildiği takdirde yerine yeni birkaç torpil vereceğini, İdris Efendi'yi pek dürüst ve memleketi için pek fedakâr bir zabit olarak tanıdığını, bu cihetle kendisini pek beğendiğini ve refakatine verildiği takdirde memleketine götürerek kendi torpido fabrikasında bilfiil çalıştırarak torpido ilmini öğretebileceğini söyledi ve ricada bulundu. Bahriye Nezareti, Mr. Whitehead'in arzusunu yerinde bularak İdris Efendi'yi fabrikanın çalışmasını öğrenmek üzere Fiume şehrine gönderdi. İdris Efendi bu şehirde bizzat Mr. Whitehead ile beraber çalıştı.

İdris Efendi başarısından kendi pek istifade edememiş, hattâ bizde âdet olduğu üzere pek az takdir edilmiş, ancak uzun seneler sonra yüzbaşı rütbesine ulaşabilmiştir. En büyük ikbâli ise Heybeliada Bahriye Mektebi'nde subay ve mühendis çıkacak son sınıfa torpido öğretmeni olarak tayin edilmesidir. Öğrencilerine haftada yalnız bir gün, o da bir buçuk saat torpido dersi vermeye gelir, dersini bu kısa süre zarfında kendine mahsus fevkalâdeliklerle takrir eder, torpido resimlerini ve aksamını gayet muntazam ve mükemmel çizilmiş olarak öğrencilerine verir, arkadaşlar da bu resimleri teksir ederek bütün sınıfa tevzi ederlerdi, İdris Bey'i, hepimiz dört gözle beklerdik. Onu yalnız bizim gibi talebeleri değil, bütün arkadaşları severdi.

Yaftalar:

♦ Kaynaklar

1. Torpidocu İdris Bey, Hayat Tarih Mecmuası, Ocak 1969, Osman Öndeş
 







Telif Hakkı © 1997-2017 [uskudar.biz] - sürüm 5.5.1 - Bütün Hakları Saklıdır. Kullanım şartları için tıklayın!
Joomla! GNU/GPL lisansı altında özgür bir yazılımdır.